Saptama ve Dışa Vurum

blog'a geri dön

19 yorum var - 13 Mayıs 2008 03:00

Bir insanın içinde neler saklı olabileceğini yaşayarak gördüm...
Masum insan yok ,az kirlenmiş ya da çok kirlenmiş insanlar var.
Ve bunun farkında olanlar ve olmayanlar var.
En kötüsü de kirliliği yaşam biçimi olarak benimsemiş ve bu yaşam biçimini sürdürenler var.

Hemen belirteyim ki,ben psikolog ya da sosyolog değilim.hatta akademik bir eğitimim de yok...
Yaşadıklarım ve çevremde gördüklerimin bana kattıklarıyla bu konuyu değerlendirip, sizlerle paylaşma ihtiyacı duyuyorum...

Ve buna iten tümüyle bir duygu durumu...

Konumu,kültürel yapısı ne olursa olsun,hiyerarşik apartmanın hangi katında oturursa otursun, dipte, enözde

Bedensel ve duygusal gereksinimlerini karşılama mücadelesidir, yaşam denen bu süreç...
Bu mücadele, hem dışa karşı, hem de insanın kendi içinde, kendi kendisiyle yaptığı bir mücadeledir., olma savaşı...

Hissetmek ve hissettiğini akıl yoluyla tanımlamak,duygularımızı geliştirirken, için oluşacak iyiyi ve kötüyü, bunun sonucunda da tercihlerimizi belirliyecektir...
İnsan, sürekli bir öğrenme sürecindedir.söz konusu duygular olduğunda, bu öğrenimin tek yolu kendi duygularını ötekiyle birlikte hayata geçirme ve sonucunda ortaya çıkan olguyu, hiç çarpıtmadan, egosuna yenilmeden,gururuna aldanmadan değerlendirmesi gerekliliğidir...

Biliyorum,sözünü ettiğim bu içe bakış ve olguyu anlamlandırma yetisi çok zor elde edilebilinir...

Bu yetiyi elde edbilmek için kişinin kendi gururunu ve egosunu yenebilmesi şarttır...

Ve bunu gerçekleştirebilen -- insanların büyük çoğunluğu dibe vurmuş ve tekrar doğrulabilmiş olanlardır...

?
çünkü; dibe vuran insanın artık kaçacak yeri -içinde ve dışında- kalmamıştır.ve kişi bu durumda istese de istemese de kendisiyle yüz yüze gelir, daha önce çarpıttığı,-

(ego ve gurur yüzünden görmek istemediği,yaşamın karşısındaki zavallılığını ve olanları anlayamadığı için aptal durumuna düştüğü gerçeğini.)

- kendini kandırarak vardığı yanlış sonuçları, tüm çıplaklığıyla görür ve kendisini dolayısıyla da insanı tanır...

Gelinen nokta hiç de sanıldığı gibi insanı ferahlatıcı ve bilgeç konuma taşımaz...
Aksine suçluluk duygusuna, red etmeye, yabancılaşmaya ve deliliğe taşır.

(akıl bunu öngördüğü için kendini koruma adına subjektif alternatifler üretir ve kendini haklı çıkarmak için çarpıtmalara ve saptırmalara yönelir.yani dibe vurmak da sanıldığı gibi öyle kolayca oluşacak bir süreç değildir)

Dibe vurmuş bir kısım insan psikiyatrik tedaviden sonra tekrar toplum içine dönerek yaşamını sürdürebilir ve artık insan ve toplumla ilgili gerçek saptamalarıda vardır...

Çünkü delilik pahasına da olsa tüm çıplaklığıyla içine bakabilmiş ve gerçeğini görmüştür...
(hemen belirteyim ki,bu ancak gözlemci ve anlam sorgulaması yapan insanlar için mümkündür)

İnsanın kendi içine bakabilmesi için önce kendine yabancılaşması gerekir ki, bu isteyerek gerçekleşemez, yani bir insan, hadi şimdi, ben kendime yabancılaşayım da kendime şöyle dışardan bir bakayım diyerek bu durumu yaşayamaz,

(daha önce de söylediğim gibi akıl buna izin vermez)

ancak yaşadıkları, bir insanı o noktaya iter,ve her itilen de tekrar ayağa sağ sağlim kalkamaz...
zaten o duruma gelmiş olanların yarısı intihar eder..
bir kısmı da o, yabancılaştığı boyuttan geri dönemez -sonradan ortaya çıkan şizofrenidir bu-

''Kendini tüm çıplaklığıyla görebilen insan, neyi görür''??

Bencilliğini görür,korkularını görür,zayıflığını görür, ve ...
Bir kavramı anlamak yetmez insana, asıl olan içselleştirmektir ki,bunun bedeli o insan için çok yüksektir.
artık yalan söyleyemez kendine.
bunu istese de -rahatlamak için- yapamaz.bencilliği uğruna gerçekleri saptıramaz,yaşam KARŞISINDAKİ korkaklığını ve acizliğini itiraf eder kendine...

kimse değildir,
kimse değildir,
kimse bilemez,
kimse kaçamaz,
kimse -yaşanmışlıkları- değiştiremez...

Ancak,korkularıyla yüzleşir ve yetersizliğini, yaşamın karşısındaki çaresizliğini kabullenir...
Genel anlamda , özelde ise kabul etmektir bu...

...

Daha çok ayrıntı var.yani bu yazı eksik,biliyorum.
fakat, sabrım ve yazı dilim bu ayrıntıları göz önüne sunmama yeterli gelmiyor...

depresifik

Yani diyecegim su ki Kirilgan, bu kadar takma kafana... Hiçbir seyi de üstüne alinma. Çünkü dedim ya,
sen hesapta yoksun: Hiçbir seyi seni düsünerek yapmiyorlar! Ne televizyonlari, ne gazeteleri, ne
savaslari..

Senin asil adin Kirilgan. Alninda yaziyor.

Ercestbeau  13 Mayıs 2008 12:50  

Yazını üçüncü kezdir okuyorum, her üçüncü kezde üç parça oluyorum ... Sonra tekrar parçalar bütünleşiyor...Bana dair olan kısımları bir kenara koyarak, yazıya ve yazana dair fikirlerimde ;

Gelişmiş kapitalizmin , lümpenleşen ilişkilerinde bir nevi psikolojik savaş veriyoruz ... Daha derin ve daha çığlığı bol...Ben bu savaşın özünde bireysel baktığım için şu yazdığın yazının mahiyetinde tamamen bir aydınlık ve tamamen bir tek başına kalınmış bir savaştan rahatlıkla söz edebiliyorum ... Bizim bu savaşımız kanlı , toplu tüfekli değil farkındayım... Sorun hiçbirşeyi anlatmadan anlaşılabilmek ihtimali , peki bu olsaydı sence mücadele anlamlı olurmuydu ?

Ercestbeau  13 Mayıs 2008 13:49  

Ve sana soruyorum ...

Bu duyguyu kim yazıyor ?

Allah aşkına ...
Can aşkına...
Kul aşkına....

Bu duygular, yaradılışın gerçeğinde vardı... Varsın isyanı bol olsun , duyabilene !

Ercestbeau  13 Mayıs 2008 13:51  

farkındalılık,çözüme giden yolda atılacak ilk adım...
dünyayı ve insanı anlayabilmek ve pozitif değerler kazandırabilmek için,bireyin öncelikle kendisini anlaması ve objektif olabilmesi gerekiyor...
arzuladığımız iç ve dış barış, ancak bu konumdaki bireylerin oluşturduğu evrensel toplumla mümkün olabilir...bir insanı -kendini- gerçekten tanıyabilen birey,öz itibariyle bütün insanlğı tanımış olur...
çoğalma dileğiyle...

Ercestbeau: ilgin ve yorumlarınla katkıda bulunduğun için çok çok teşekkür ederim,dostum...
faydasını gördüm:)

depresifik  13 Mayıs 2008 14:07  

Kendini anlamak , çözümleme yapmak , objektif değerlendirmelerde bulunabilmek ; bütün bunların hem anlamını hemde duruşunu bilen bir insansın , arzuladığımız bir dünya gerçeği ,ortak paydası , açılımların yeniden yapılanmasıdır, demokrasi nedir ? çok düşünen ama az konuşan insanların modern tepkisi diyorum , tıpkı bizim yaptığımız gibi , çoğalmasının tek yolu şu dur , kanatimce ...

Sorgulamaktan ziyade kendimizi , eğer bir kaynak isek ( tabi kendi çapımızda , çapımız neyse :) ) kaynağın yanında samimi duran durmayan ( samimi durmayanlardada bir parça nefes alabilen olabilir ihtimali ile ) insanlara bir nebzede olsa, tebessüm ettirebilme ihtimalidir. Gaye basit görünebilir, içinde dönüşümde olmayabilir. Fakat vicdani ve ruhani tatmini herşeyden öte gelir... İşte burada var olan şeyin adı duruştur... Duruşu olan bir insansın diyorum olayı kişiselleştiriyorum ve diyorum ki varlığının anlamını , bin nefes boyunca anlaman dileğiyle ...

Ercestbeau  13 Mayıs 2008 14:22  

yaziyi okurken sürekli "ne kadar dogru hissetmis ve yazmissin" demek geldi icimden... bu paylasimla birlikte aklima cocuklar düstü.. hani o saf, dünyanin, insanlarin pisliklerini henüz kapmamis cocuklar, henüz kirlenmemis, kirletilmemis cocuklar... (ki malesef bu cocuklarin yaslarida git gide düsüyor...)

zavalli kirli ve her daim kirletmeye hazir insanlardan nasil arinabilir o minikler? bencilligi, kallesligi, duyarsizligi, ayrimciligi, dinciligi, zorbaligi, ezmeyi, dövmeyi, tekme tokat hayata girismeyi ögreten anne babaya yaziklar olsun.

LadyDeniz  13 Mayıs 2008 20:56  

değişmeli, tüm dünyadaki, tarihe ve insana bakış açısı ve öğretim, eğitim yalanlardan ayıklanmalı ve değişmeli...

depresifik  13 Mayıs 2008 21:23  

degismeli degil... degistirmeli... katkida bulunmali.. ;) ben kendimce katkida bulunduguma inaniyorum ve daha ilerde daha fazlasini da umuyorum...

LadyDeniz  13 Mayıs 2008 21:37  

size bravo...ben o kadar güçlü ve akıllı değilim maalesef...elimden gelen sadece saptamak, çözüm üretemiyorum:(((

depresifik  13 Mayıs 2008 22:53  

inanmiyorum buna... cözüm üretmiyoruz, bizler cözümüz zaten depresifik ;) sende... bende... hepimiz.. yeter ki inanalim ve bizden birseyler verelim bizden sonrakilere...

LadyDeniz  13 Mayıs 2008 23:16  

dip o kadar kötü bir yer değil..ben gördüm..önce yaşadığın şeyler sanki başkasının başına geliyormuş gibi oluyor sonra anlıyorsun o kişinin sen olduğunu..derin bir nesef almak istiyorsun,,sürekli bir boğulma hissi oluşuyor..ama hepsi geçiyor yavaş yavaş..

sibumi06  14 Mayıs 2008 00:19  

BENCE;
herkes kendinin tanrısıdır,
yenilmezlik kişinin kendi elindedir
insan kendini bilirse her şeyi bilmiş sayılır,
acı çekmek engellenebilir, azaltılabilir.
yaşadıklarının tamamı olmasa da çoğu kendi seçimlerinden kaynakladığı için insan geçmişi yönetebilir ve değiştirme gereği duymayacağı bir geçmiş-yaşanmışlık oluşturabilir.

insan anlattığın kadar güçsüz bi varlık değildir, olmamalıdır..

hayal kiz der ki  14 Mayıs 2008 00:27  

peki, ben, o kadar güçsüz bir insanım...
kendi içime baktığımda ve etrafımdaki insanları gözlemlediğimde...
ben bunu gördüm...
siz, tanrı, hayal kız ı göremediğim için affola!
umarım beni cezalandırmazsınız...
malum, hem bedensel, hem de ruhsal acı çekecek kadar zayıfım ben....

depresifik  14 Mayıs 2008 01:16  

ben seni aşağılamak için söylemedim ama hala güçsüzü oynuyosun. buna gerek yok işte... ben kendimce olması gerekeni söyledim sadece. güçsüz olduğunu kabul edip güçlü olmaya çalışmamak enteresan...

hayal kiz der ki  14 Mayıs 2008 01:23  

ben oynamıyorum...
o kadar zeki biri değilim,malesef:(
bana göre gerçek olanı paylaştım sizinle...
yani, bu yazdıklarımın ve diğerlerinin tümüyle gerçek olduğuna inanıyorum...

kimse tanrı değildir,
kimse yenilmez değildir,
kimse herşeyi bilemez,
kimse acıdan kaçamaz,
kimse geçmişi-yaşanmışlıkları-değiştiremez..

depresifik  14 Mayıs 2008 01:29  

genelde benden daha pesimist seyler duydugumda -savunma gibi- bir polyannaya donusurm.ama busefer cok haklıydın:)

CourtneyLove  14 Mayıs 2008 12:34  

"Gelinen nokta hiç de sanıldığı gibi insanı ferahlatıcı ve bilgeç konuma taşımaz...
Aksine suçluluk duygusuna, red etmeye, yabancılaşmaya ve deliliğe taşır."

doğru

"Dibe vurmuş bir kısım insan psikiyatrik tedaviden sonra tekrar toplum içine dönerek yaşamını sürdürebilir ve artık insan ve toplumla ilgili KENDİNE AİT gerçek saptamalarıda vardır..."

bir nebze.. her ne kadar saptamalar olsa da tamamiyle iyi olmadıkça içgüdüsel çatışmaları devam etmektedir. beyin oyunları uzun bir süre tedavinin olumlu etkilerine direnebilir.

"insanın kendi içine bakabilmesi için önce kendine yabancılaşması gerekir ki, bu isteyerek gerçekleşemez, yani bir insan, hadi şimdi, ben kendime yabancılaşayım da kendime şöyle dışardan bir bakayım diyerek bu durumu yaşayamaz"

yabancılaştıkça aşinalıklar sona erer neredeyim soruları ortamda bulunmanın verdiği gereksizlik düşüncesi kişiyi içine çevirir..daha çok diler kişi kendini daha çok yargılar her yagılayış kendini suçlamaya götürür bazen katlanamaz suçlamalara kendini yoketmek ister..

"Ancak,korkularıyla yüzleşir ve yetersizliğini, yaşamın karşısındaki çaresizliğini kabullenir...
Genel anlamda hayatı, özelde ise kendini kabul etmektir bu..."

kabullenme ardından hissiyatsızlıklar başlar... olaylara tepkiler azalır.. umursamaz davranışlar kaçınılmaz olur. kişi kendini bile önemsemez. yeni atılımlar yeni başlangıçlar hayatında yer kaplamayacağı düşüncesiyle askıda kalır..
zaten bu da bir nevi çaresizliğin beraberinde getirdiği reflekslerdir..

ellerine sağlık güzel bir yazı okdum..

Aycu Portlek Manda  14 Mayıs 2008 12:44  

Daha çok ayrıntı var.yani bu yazı eksik,biliyorum.
fakat, sabrım ve yazı dilim bu ayrıntıları göz önüne sunmama yeterli gelmiyor...

dürtüm beni tekrar harekete geçirirse, belki yazamadıklarımı da yazarım...
ilginiz için hepinize teşekkürler...

depresifik  14 Mayıs 2008 13:58  

bu hisler algısal boyutta anlaşılabilir ve cogunun bu gibi hisler taşıdıgına fakat bu hisleri bir kenara itip mücadelesine devam ettiğine inanıyorum ..yada kafayı yememek için duygudurumunu değiştiriyolar modlarını:)))

İşçi, emek gücünü satmak konumunda olduğundan dolayı, içinde bulunduğu yabancılaşmayı algılayabilecek ve kendi öznelliği ile nesnelliği arasındaki kopukluğun bilincine ulaşabilecek noktadadır....

Özgürlüğün sınırlarının aranışı hiçbir zaman bitmemelidir. Birey kapitalist düzenin insana sunduğu yapay sınırlandırılmış sınırlı özgürlük kavramına kanmamalıdır. Yapay sınırlandırılmış özgürlük kavramı, insanı sahip olduğu doğal-sınırları aramaktan alıkoyar. Bireyin önüne konulan birtakım seçeneklerden birini seçmesi öğütlenir. Burada kapitalist düzen kişiye kişinin seçme özgürlüğünün yapay-sınırlandırılmış bir halini yem olarak önüne koyar. Asıl bilinmesi gereken, insanın bir akıl sahibi olarak seçeneklerin dışına çıkmaya çalışması gerektiğidir...

Akıl hastanesi bir cezaevi, psikiyatr da bir gardiyandı. Peki hastanın suçu neydi? Psikiyatrik hasta ile suçlu arasındaki fark, hastanın yapma olasılığı bulunan şey, suçlunun ise yaptığı şey nedeniyle kapatılmış olmasıydı. Psikiyatri, burjuvazinin hizmetindeydi ve maaşını ödeyen egemen sınıfların rahatını sağlamak için vardı.

mcmurats  18 Temmuz 2008 18:19  
bu yazıya puanı basanlar: